ebeda

Sonu Olmayan Bir Yolda Birlikte Yürüyenlerin Sitesi
AnasayfaAnasayfa    Radyo  SSSSSS  AramaArama  Giriş yap  Kayıt OlKayıt Ol  
Son Konular
Konu Son Yazan GöndermeTarihi
Çarş. Kas. 15 2017, 21:26
Salı Kas. 14 2017, 03:24
Salı Kas. 14 2017, 01:22
Salı Kas. 14 2017, 01:10
C.tesi Kas. 11 2017, 04:59
C.tesi Kas. 11 2017, 04:22
C.tesi Kas. 11 2017, 04:20
C.tesi Kas. 11 2017, 04:18
C.tesi Kas. 11 2017, 04:15
Çarş. Ekim 25 2017, 15:02
Salı Ekim 17 2017, 03:48
Salı Ekim 17 2017, 03:44
Salı Ekim 17 2017, 03:36
Salı Ekim 17 2017, 03:34
Salı Ekim 17 2017, 03:33

Paylaş | 
 

 Ayrımcılık Belası

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Cennet Çiçeği
Özel Üye
Özel Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 5244
Kayıt tarihi : 02/08/10
Yaş : 46

MesajKonu: Ayrımcılık Belası   Perş. Mayıs 30 2013, 13:42

Ayrımcılık Belası


İnsan kendi dindarlığını merkeze aldığı zaman, yaşadığı hayatı İslâm’ın kendisi gibi kabul etmiş olur. Böyle olunca da herkesi kendisine kıyas etmeye başlar. Onun gibi yaşayanlar veya ibadet edenler iyi müslüman, farklı olanlar ise yoldan çıkmış konumuna düşer.

İnsanın içinde bulunduğu, gönlünün tatmin olduğu yola herkesin gelmesini istemesi güzeldir. Çünkü kendisi en güzel, hedefe en yakın yol olarak gördüğü için oradadır. Başkalarının kervana katılmasını isteyebilir, bunun için çaba sarf edebilir. Fakat kendisiyle aynı yolda yürümeyenlerin yanlış yolda olduklarını iddia etmeye başlarsa iş değişir. Kardeşlik hukuku zarar görür, ALLAH Tealâ’nın koyduğu bağlar zayıflar. Hele de başka meşrepleri benimseyenleri suçlamaya, itham etmeye, eleştirmeye giriştiğinde aralarındaki ülfet yok olur gider, ALLAH korusun, düşmanlıklar başlar. Belki namaz saflarında yan yana gelirler ama kalpleri yakınlaşmaz. Böyle bir şey İslâm’ın öngördüğü kardeşlik değil, tam aksine reddettiği bir durumdur.

Meşrep taassubu bir yana, yeryüzüne baktığınızda bir müslüman böyle bir şeyi nasıl yapar dediğiniz çok şey görebiliyorsunuz. Bu insanlar, müslümanım demelerine rağmen bunları ne cüretle yapıyorlar, üstelik yaparken nasıl oluyor da tekbir getiriyorlar diye şaşıyorsunuz. Bir bakıyorsunuz, aynı mezhepte veya siyasi görüşte olmadıkları için bir grup müslüman başka bir müslüman cemaati hem de camide iken bombalayabiliyor veya suikastle öldürebiliyor. Şehirlere kasabalara ağır silahlarla saldırı düzenleyip çocukları, yaşlıları, masum sivilleri katledebiliyor. Bütün bu akla ziyan eylemlerin kökeninde, insanın kendi yoluna, görüşüne hiçbir hak hukuk tanımayacak ölçüde hastalıklı bir fanatizmle bağlı olması, kendinden olmayana hayat hakkı tanımaması yatmaktadır. Oysa aynı kelime-i şehadeti okuyor, aynı Kâbe’ye dönüyor, aynı peygambere ve getirdiği Kitab’a iman ediyoruz. Temel kabullerimiz aynı. Birbirimizde gördüğümüz yanlışları güzellikle, nezaketle düzeltmek emredilmekte iken, maalesef insanlar şiddet ve korku ile sindirilmekte, mümin kardeşler arasında düşmanlık tohumları ekilmektedir. İşin tuhaf tarafı, bu eylemler yapılırken hasta ruhlar yandan da ALLAH’tan mükafat beklemektedir.

Tatlı dil, nazik tavır

Yapılacak olan bellidir. İnsanlara bildiğimiz, emin olduğumuz hakikatleri anlatırken incelikli usul ve tatlı dil kullanmak dışında bir seçeneğimiz yok. Eğer müslüman kardeşlerimizin gönüllerini kazanmak istiyorsak itici, dışlayıcı olmaktan kesinlikle kaçınmamız gerekiyor. Nezaketli olmak üzerimize borçtur. Bir kişide, bir uygulamada yanlışlık görüyorsak ya da bir işin daha güzel yapılabileceğini düşünüyorsak hatırlatmak, yardımcı olmak bir müslümanlık borcudur. Zaten vicdanımız yanlış karşısında sessiz kalamaz. Ancak düzeltmenin yolu kırıp dökmeden tatlı bir dille hatırlatmaktır. Sonuçta karşımızdaki düşmanımız değil, mümin kardeşimizdir. Bu yüzden bir şeyi düzelteyim derken başka şeyleri, hele de gönülleri yıkmak doğru değildir. Kırdığımız mümin kalpler tecelligâh-ı ilahîdir ve onarılması son derece zordur.

Geçmişimiz bize hakikatin nasıl dile getirileceğinin, nasıl hayata geçirileceğinin yolunu yordamını göstermektedir. Önceki alimlerimizin kitaplarına baktığımızda, başkalarının yanlışlarını düzeltirken çok tatlı bir dil kullandıklarını, karşılarındakinin niyetinin de İslâm’a hizmet olduğunu unutmadıklarını görmekteyiz. Onlar öyle nezaket sahibiydiler ki, diğerlerinin fikirlerine karşı yazdıkları reddiyelerin sonunda “doğrusunu ALLAH bilir” anlamında “Allahu a’lem” derlerdi. Yani “benim yazdıklarım da kusurdan hali değildir, en doğrusunu bir fani olarak ben bilemem, ALLAH bilir” demeye getirerek kibirden, enaniyetten, had bilmezlikten uzak dururlardı.

Merkezimizde kim var?

Kendimizi merkeze aldığımızda, kişisel uygulamalarımızı esas alarak insanları iyi veya kötü olarak değerlendirebiliriz. Ancak bu tanımlamaların izafi olduğunu, ALLAH katında hakikatin bizim kabul ettiğimiz gibi olmayabileceğini düşünmek durumundayız. Bizim kabul ettiğimiz bir husus belki de ALLAH katında en doğrusu değildir, eleştirdiğimiz kişinin yaklaşımı belki daha doğrudur. Ayrıca tenkit ettiğimiz, dinî yaşantısını kusurlu ya da eksik bulduğumuz kişi bazı amelleri sebebiyle ALLAH katında bizden daha iyi makbul olabilir.

Biz zahire bakarak, belki de nefsimize uyarak birtakım değerlendirmeler yapmakta ve itham etmekteyiz. Oysa eleştirdiğimiz kişinin bizim bilmediğimiz ya da bildiğimiz ama daha ihlâslı yaptığı ibadetleri nedeniyle ALLAH onu bizden üst mertebelere çıkarabilir.

Başkalarıyla uğraşmanın, hatalarına odaklanmanın en büyük zararı kendi kalbimizedir. Bunun yanında gıybete düşmemiz de kuvvetle muhtemeldir. Öyleyse insanın kendisine, kendi hatalarına dönmesinden daha güzel yol yoktur.

Unutmamak gerekir ki kulluğun ölçüsü biz değiliz. ALLAH, kullarının iyi veya kötü olduklarına bizim dememizle karar vermeyecektir. Herkes kendi yaptıklarından sorumlu olacaktır. Rabbimizin huzurunda mahcup olmamak için kalbimize ve dilimize sahip olalım. İnsanları sapıklıkla veya benzeri ağır ifadelerle suçlamayalım. Kendimize ve hatalarımıza dönelim. ALLAH bize insanları suçlamak, birtakım sıfatlarla yaftalamak görevi vermedi. Hem biz kim oluyoruz ki karşımızdakinin değerini biz belirliyoruz? Biz ALLAH katındaki kendi yerimizi biliyor muyuz? Belki acınacak durumdayız. Belki iyi durumdayız da bu konuşma ve tavırlarla Rabbimiz katındaki değerimizi düşürüyoruz.

‘Öteki’ne hayat hakkı tanımayanlar

Başkalarını dışlamak sadece dindarlar arasında görülmüyor. Bir ideolojiye, bir dünya görüşüne sahip hemen hemen bütün gruplar yekdiğerine hayat hakkı tanımak istemiyor. Ülkemizde yaşanan en büyük sıkıntılardan birisi de budur. Dindarların zaman zaman büyük baskılar altında kalması bundandır. Güç ve iktidarı elinde tutanlar kendi hayat görüşlerini başkalarına dayatarak toplumu tek tip haline getirmeye çalışmışlar, böylece toplumsal huzurun temeline dinamit koymuşlardır. Kendi görüş ve hayat tarzını başkalarına emretme, herkesi kendisi gibi yapma zorbalığı, ötekileştirme, baskı kurma gibi gayri insanî yöntemler uygulanmış, kendileri gibi olmayanlar vatan hainliği ile itham edilmiştir.

Oysa herkesin kendisine kabul ettirmesi gereken husus, insanın olduğu her yerde farklılıkların olacağı gerçeğidir. Toplum mühendisliğiyle halkı tek forma sokmanın imkansız olduğudur. Çünkü insanların tabiatları, aldıkları eğitim, yetiştikleri çevre ve aileleri onların hayata bakışlarını etkilemektedir. Bu yüzden de insan sayısınca farklı bakış açısı oluşmaktadır. Bakış açıları birbirlerine yakın olanlar veya birinden etkilenenler bir araya gelmekte, böylece sosyal gruplar, cemaatler oluşmaktadır. Bu hayatın bir gerçeği ise, kendimizin dışındakilere tahammül etmek de bir diğer gerçeği olmalıdır. Bütün kesim ve gruplara yakışan hal, itidal üzere bulunmaya çalışmaktır. Kimseyi kırmadan, itmeden, ötelemeden kendi doğrularımızı en güzel şekilde yaşamaktır.

Tarihin karanlık yüzü

Ayrımcılık hastalığı İslâm dünyasında hemen hemen her dönem yaygın olarak görülür. Mesela Sünnî anlayışın gösterdiği müsamahayı Şiî dünyada görmemiz maalesef mümkün olmamıştır. İslâm tarihinde dinde dışlayıcılık anlayışı ilk olarak Haricîlerle zirveye çıkmıştır. Bu grup, Sıffîn savaşında hakeme başvurduğu için Hz. Ali k.v.’yi kâfir saymakta tereddüt göstermemiştir. Aynı şekilde bu mezhebin Ezârika adlı kolu büyük günah işleyenleri kâfir saymıştır. Daha sonraki dönemlerde de farklı düşüncelerinden dolayı zulüm gören pek çok alim olmuştur. Mezhep imamlarımız bu nedenle pek çok sıkıntılar çekmişlerdir. Günümüzde de İslâm dünyasında diğer müslümanları dışlayan fanatik anlayış varlığını devam ettirmektedir. Bazı haramları işleyenler veya bazı emirleri yerine getirmekte gevşeklik gösterenler çok rahat bir şekilde kâfirlikle itham edilebilmektedir. Halbuki ALLAH’ın dini hiç kimsenin tekelinde değildir ve ALLAH hiç kimseye birilerini birtakım sıfatlarla yaftalama yetkisi vermemiştir. Hepimiz burada bir sınavdayız. Yaptıkları hatalar yüzünden insanları “kâfir”, “fasık”, “cehennemlik” gibi sıfatlarla yaftalamak son derece yanlıştır, İslâm’ın hem ruhuna hem de hükümlerine aykırıdır.

Bu tabloya bakıldığında kaybedenin yine müslümanlar olduğunda hiç şüphe yoktur. İslâm dünyasına bakıldığında bu ayrımcılığın sonuçları ortadadır. Herkes diğerlerinin kendilerine benzemesini istemekte, niyetlerini sorgulayarak suçlamakta ve dışlamaktadır.

Bizim gibi dış güçlerin elinin hep üzerinde gezindiği, farklı anlayış ve hayat tarzlarının yaygın olduğu coğrafyalarda müsamahakâr bakış açısına sahip olmak dışında çıkar yol yoktur. Bu yapılmadığı takdirde İslâm coğrafyası her zaman iç sorunlarla boğuşmak zorunda kalacaktır.

İlahî buyruk ne diyor?

Rabbimiz kendisiyle ilgili olarak “…O, rahmet etmeyi kendisine ilke edinmiştir…” (En’am, 12) buyurmaktadır. Peygamberimizi de “Alemlere rahmet” olarak gönderdiğini beyan etmektedir (Enbiya, 107). İman ettiğimize göre, rahmetten kendi payımıza düşeni almaya çalışmalıyız. Yüce Rabbimiz şirk hariç her türlü günahı dilediğine bağışlayabileceğini (Nisa, 48 ve 116) buyurduğuna göre, biz de kendi dışımızdakilere karşı merhametli olmak durumundayız. Rabbimiz, Peygamberimiz’e “Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi.” (Âl-i İmran, 159) diye hitap ederken, Hz. Musa’dan ve Hz. Harun’dan da Firavun’a gittiklerinde tatlı dilli olmalarını istemiş ve “Ona yumuşak bir dil kullanın; olur ki öğüt alır veya saygı duyar.” (Tâhâ, 44) buyurmuştu.

Unutmayalım, suçlamak ve dışlamak sadece zarar getirir. ALLAH Rasulü s.a.v. ne güzel buyurmuştur:

“Hiç kimse bir başkasını fasıklıkla ve küfürle itham etmesin. Eğer itham edilen kimse öyle değilse bu itham kendisine döner.” (Buharî, 5698)
ALINTI

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
MaVi_GüL
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 16657
Kayıt tarihi : 03/07/08

MesajKonu: Geri: Ayrımcılık Belası   Cuma Mayıs 31 2013, 01:57

çiçek10 Allah razı olsun 2 çiçek10
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Ayrımcılık Belası
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
ebeda :: İslami Konular :: Genel İslami Konular-
Buraya geçin: